Hüseyin Döngel


MANKURTLAŞ(TIR)MA - 1

Dilimizde “mankafa” sözcüğü argo da olsa yaygın biçimde kullanılmakla beraber, “mankurt” sözcüğünün aynı yaygınlıkta olmadığını biliriz.


Mankurt sözcüğünü Cengiz Aytmatov dilimize gündemimize  soktu.
Mankurtlaşmak, milli kimlikten , milli şuurdan uzaklaşma, topluma ve kültüre yabancılaşma, zihnin yeniden inşası yoluyla bilinçsizleşme, egemen güçlere ve süper devletlere yaranmayı içeren sosyo - kültürel bir kavramdır. Emperyalizmin dünya milletlerini kendi hizmetlerine sokmak için kullandığı büyük bir silahtır. Hegomomik güçler ve içerdeki iş birlikçileriyle bereket bir milletin zihnini , algısını ve şuurunu kendi eksenlerine yönlendirirler.

Böylece zihni, yeniden kurgulanarak mankurtlaştırılan kişi, düşmanını “efendi” kabul ederek kendi halkına ve değerlerine karşı savaşan bir köledir. Asıl kölelik zihinlerin köleleştirilmelidir. Bir millet, ekonomik bakımdan sömürge durumuna düşse gün gelir, “ hadi ordan” deyip sömürgecileri kovarak iktisadi bağımsızlığını yeniden elde edebilir. Ama zihinsel kölelikten kurtulmak o kadar kolay olmuyor. Çünkü hür ve bağımsız düşünmenin ve yaşananın yerini bağımlılık düşüncesinin kabulü alıyor. Dolasıyla bir kişin / milletin milli hafızası işgal ediliyor.
Milleti,  mankurtlaşma sürecine sokaktaki halktan ziyade aydın ve yönetici kesim sokar.  Bir milleti , kendi kültür kodları  ve değerleri ayakta tutarken, aydın ya da yöneticiler gerek arayış içinde olmaları hasebiyle gerek yeni değerlere kontrolsüz biçimde açık olmaları sebebiyle gerekse bireysel çıkarlarını toplumsal çıkarların önünde tutmalarından dolayı toplumu, mankurtlaştırma sürecine sokar ya da bu süreci hızlandırırlar.
 
Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” adlı eserinde anlattığı bir efsane vardır:
Mankurt Efsanesi.
Juan-Juan adlı barbar bir toplum, tutsak ettiği kişileri nitelikli (!) köleler haline getirmek için onların belleklerini silermiş.
Bunu şöyle yaparlarmış:
Önce tutsağın başını kazır, saçlarını tek tek kökünden çıkarırlarmış.
Bu arada bir deveyi keser derisinin en kalın yeri olan boynundaki deriyi tutsağın kanlar içindeki kazınmış başına sımsıkı sararlarmış.
Kuruyup büzülen deri kafayı mengene gibi sıkıp, dayanılmaz acılar verirmiş.
Bir yandan da kazınan saçlar büyüyüp dışarı çıkamayınca başına batarmış. Tutsak başını yerlere vurmasın diye bir kütüğe bağlanır, yürek parçalayan çığlıkları duyulmasın diye elleri ayakları bağlı olarak ıssız bir yerde dört beş gün aç susuz bırakılırmış.
Beşinci günün sonunda tutsakların çoğu ölürmüş. Kalanlar ise belleklerini yitirirmiş.
Tutsak zamanla kendine gelir yiyip içerek gücünü toparlarmış.
Ama o artık bir insan değil, ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan “mankurt” birisi olurmuş.
Bir mankurt kim olduğunu, hangi soydan geldiğini, anasını, babasını ve çocukluğunu bilmezmiş.
İnsan olduğunun bile farkında olmazmış.
Bilinci, benliği olmadığı için, efendisine büyük kolaylıklar sağlarmış.

Ağzı var, dili yok, itaatli bir hayvandan farksız, kaçmayı dahi düşünmeyen, hiçbir tehlike arz etmeyen bir köle.

Onun için önemli olan tek şey efendisinin emirlerini yerine getirmekmiş. 

Uzanca bir zamandan beri toplumumuzda olup bitenleri mankurtlaşma veya mankurtlaştırma bağlamda değerlendirmek gerekir.
Bugün Türk toplumu bilinçli bir şekilde mankurtlaştırılıyor. Milli kimliği, kişiliği, inancı imanı , töresi , seciyesi dejenere ediliyor, onuru zedeleniyor  ve aşağılanıyor.
Geçmişimiz ve kim olduğumuz bize unutturulmaya çalışılıyor veya başka kültürlere ve toplumlara özendirilmek isteniyor.
Yavaş yavaş , alıştıra alıştıra, etkisi ve şiddeti zamana yayılarak yapılıyor bu iş . Uygarlıkların kurucusu olmuş bu milletin insanları mankurtlaştırılıyor!